Bir kimseye yapması ya da yapmaması gereken şeyler için söylenen sözlere literatürümüzde öğüt diyoruz. Ancak içinde kişiye yarar sağlayan düşünceleri, yaşanmış, denenmiş hayat kesitlerini de içeriyor kuşkusuz öğüt ya da nasihat… Oldukça etkili bir dille biçimlendirilen öğütlerimiz türkülerimizde genellikle kişinin, kendini sakınması gereken şeyleri sıralar bir bir…

Anadolu insanı erdemi hiçbir zaman elden bırakmaz. O sürüsünün ardında dağda bir çoban, çiftinde çubuğunda bir garip rençper ya da bir hatırlı kişinin yanında çalışan sıradan bir işçi de olsa asil, asil olduğu kadarıyla da erdemlerle donatılmış; engin yürekli, sevgisi dünyalara denk bir aşıktır. Ve karşısındakini de hep öyle görmek ister, türkülerinde hep erdemli kişinin özelliklerini dile getirir.

İşte size Pir Sultan Abdal’dan bir örnek:

 

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir hal gelirse
Onu yad ellere açıcı olma

Mecliste arif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen de bir söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

El ariftir yoklar senin fendini
Dağıtırlar tuzağını bendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma

Pir Sultan Abdal’ım sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

Konu üzerine bir örnek de Teslim Abdal’dan verelim istiyorum:

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hâli böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

Gökde uçan huma kuşu
Bilmiyenler atar taşı
Enginlik gönülün işi
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal sözüm hâktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol

Halk müziğimizde öğüt teması, aşık tarzı, tasavvufi söylemleri içeren deyişlerimizde önemli bir yer tutar. Dinsel bir temanın sazla daha sevimli bir hale getirildiği, etkisinin artırıldığı, mesajının insanları ürkütmeden verildiği öğüt dolu türkülerimizin temelinde tekke şairlerinin demeleri yatar.

Bir öğretme, eğitme aracı olarak kullanıldığı için dervişlerin dilinde didaktik bir özellik kazanan halk şiiri, dinin emrettiği güzel ahlakı, erdemli davranışları, tanrının buyruklarını, saza da söyletmek suretiyle daha yumuşak, daha kolay anlaşılır ve sevilir hale getirir. Ve onun bu hoşa giden, keyif veren tarafı halk kitleleri üzerinde çok büyük kandırıcı etki yaratır. Öğretici olmak halk şiirimizde çok yaygın bir özellik olduğu için türkülerimizin de hemen hepsinde küçük ya da büyük ölçüde öğüte rastlanır.

İşin din boyutunu da göz önünde bulundurursak ozanın sözü değerlidir. Kulaklara, en değerli taşlardan yapılmış birer küpe misali değerli… Ve ozan için söz, her şeyden önce gelir. Önce söz, sonra saz… Sözün de ince anlamlarla yüklü olanı, iyiyi, doğruyu, güzeli veren mesajlarla dolu olanı… Kısaca, ozanın sözü dinleyene nasihattir, öğüttür. Öyleyse ona danışmak gerek. Onun feleğin çemberinden geçmiş deneyimlerinden faydalanmak gerek. Çünkü danışan dağları aşar mı aşar…

 

Gel seninle danışalım sevdiğim
Danışan dağları aşar mı aşar
Danışmadan yola çıkarsa kişi
Yanılır yollarda şaşar mı şaşar

Altın ile tunç bir olur mu kabul
Kâmil ile konuş olursun kâmil
Cahilden uzak dur olursun cahil
Kişi ayarından düşer mi düşer

Cahilden uzak ol kâmile yakın
Sözünden hisse al gücenme sakın
Hasmın karıncaysa merdane takın
Ummadık taş başa düşer mi düşer

Ehl-i marifetten olsa bir kişi
Keremdir ihsandır hep onun işi
Dost elinden dolu içse bir kişi
Kırklar meydanında coşar mı coşar

İrfani’yem der ki bu da böyl’olur
Kişi ettiğini eliyle bulur
Alıcı kuşların ömrü az olur
Akbaba zararsız yaşar mı yaşar

Atalar sözü “beş parmağın beşi bir mi” der… Doğrudur, insanoğlu iyi midir, kötü müdür bilinmez. Kavun değildir ki koklayasın! İnsanları iyi – kötü diye ayırmak da hoş olmasa gerek. Hiç kimse kötü olmak için çaba sarf etmez, ardından “kötü” bahsettirmez. Kötülüğü kimse kabul etmez. Ancak eğitimsizlik ya da eğitim fırsatının yakalanamayışı, bazılarını kötü insan olmaya yöneltiyor, bu bir gerçek…

Öğüt misyonu taşıyan türkülerimizin dizelerinde, nasihat deresi akıtan sazlarımızın tellerinde hep kötülükten uzak durma, iyi vasıflarla şekillenme, erdemlilik düşünceleri işlenir. Yüzyılların deneyiminde değer kazanarak bize ulaşan, adeta imbiklerden çekilerek gelen öğütler daima kötülüklerden, kötülerden sakınmayı nasihat eder. Dede Korkut’un tecrübelerinin ışığında türkülerimiz; kimlerle arkadaş dost olunur, kiminle yola gidilir, kiminle sohbet edilir, kime sır açılır, kime inanılır, kime yardım edilir, kimden yarar kimden zarar gelir bir bir söyler. Yalın, yapmacıksız, temiz, arı duru bir dille… Niye? Herkes anlasın, temiz toplum hücresi tüm dünyaya egemen olsun diye!

 

Gönül gurbet ele varma
Ya gelinir ya gelinmez
Her güzele meyil verme
Ya sevilir ya sevilmez

Has bahçanın gül ağacı
Kimi tatlı kimi acı
Benim derdimin ilacı
Ya bulunur ya bulunmaz

Deryalarda yüzer bahri
Doldur ver içeyim zehri
Zalım gurbet elin kahrı
Ya çekilir ya çekilmez

Ördek gelir güle güle
Yüzer suya dala dala
Güzel sevmek bir sarp kale
Ya alınır ya alınmaz

Sefil Ali’m güler ağlar
Her işini hakka bağlar
Yâr senle sürdüğüm demler
Ya bulunur ya bulunmaz

Halk türkülerimizde aşık çoğu zaman kendisine öğüt verir. Bu onun yüceliğinden, insanları kırmayan, incitmeyen bir duygu ile yüklü oluşundan gelir. Aşık; gönlü daima engin, kalender, görmüş geçirmiş, görgülü bilgili, kamil biri olmakla birlikte hep kendisini eksik bulur ki kendi kendisine öğütler verir. Belki de verdiği bu mesajda “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” diyen bir espri yatar. Söz dinlemeyen, arsız, deli divane, gamsız gönlüne çatar, onun kulaklarını çeker adeta. “Başkalarının ayıplarını, eksiklerini yüzlerine vurma” der, öğüt verir, “insanları sev, onlara yardımcı ol” der öğüt verir, “bir öğren, bir öğret, bir oku, bir yaz” der öğüt verir, “en iyisi bir gönle gir” der, kısaca, öğüt verir.

Aşık toplumun aynasıdır. Toplumun acıları, sevinçleri, coşkuları, hüzünleri, tüm duyguları aşıkta toplanmıştır. Aşık toplumu görür, onu yansıtır, toplum ona bakar, kendini görür. O sanat değil midir ki toplumları toplum, milletleri millet yapan? O sanatçılar değil midir ki düşünen, konuşan, savaşan, sevişen, ağlaşan, gülüşen kitlelerden toplumlar, milletler oluşturan? Öyleyse aşığın gönlü millet, millet de aşığın ta kendisi. Tabi ki aşığın aydınlatma, yol gösterme, fikir filizlendirme misyonu var; yapacak… Gönlüyle konuşacak, yeri gelecek onu yerlere vuracak, yeri gelecek yere göğe sığdırmayacak. Ama ona engin olmasını öğütleyecek, dünya malına güvenmemesini telkin edecek, doğru, dürüst olmasını, öyle söylemesini nasihat edecek, azla yetinmesini öğütleyecek, şükretmesini salık verecek.

 

Gafilen gelirse başına bir iş

Gördüğün rüyayı kamile danış

Konuşursan merdoğlu mertle konuş
Canım kurban olsun merdoğlu merde

Soğuk su başında biter yosunlar
Alsınlar alsınlar beni yusunlar

İkimizi bir araya koysunlar
Hoca talkın vermez hiç adet değil


Ozan Anadolu’nun bilge kişisidir. Halkın içinden çıkamadığı en zor, en güç sorunlar karşısında, umulmadık bir anda çözüm yolu bulur, bunu teline, diline doladığı bir türkü ile verirken, gelecek kuşaklara da birer öğüt olarak miras bırakır. Bu bakımdan; güvenini yitiren, zaman zaman umutsuzluğa düşen halkın; verdiği nasihat ve gösterdiği yollarla, tek inancı, sevgilisi olur.

Çağının bozuk, çürük durumlarını gören, yaşayan ve bunlardan birer ders çıkaran aşık, gelecekte aynı olumsuz davranışların yaşanmaması ve Türk’ün erdem dolu töresinin bozulmaması için sazına sarılır, teller üzerine döşediği o birbirinden ölçülü sözleriyle geleceğe ışık tutar. Atasözlerine eş, her biri dürr-i şahvar değerindeki öğütlerini devrinin üstü kapalı eleştirisiyle birlikte sunar.

Öğüt ifadeleriyle örülmüş türkülerimiz diğerlerine pek benzemez. Bu türkülerimizde konu derinlemesine işlenirken, anlatımdaki güçlülük ve konu bütünlüğü, onu, başlı başına bir sanat eseri olarak karşımıza çıkarır.

İçeriğinde öğüt endişesi ön plana çıkan türkülerimizde öğretici düşünce en etkili bir dille verilir. İfade tarzları öylesine bir mükemmellik gösterir ki bunun çığırından yürüyen telkin, öğüt ya da nasihat coşku dolu bir inandırıcılık sergiler. Ve bu türkülerimizdeki öğütler öyle bir lirizmle işlenir ki Anadolu halkının rahatça anlayabileceği ve hiçbir zaman unutamayacağı bir eğitim terminolojisini de gündeme getirir.

 

Dinle sana bir sözüm var
Kimseyi hor görme kardaş
Kim nasıldır Allah bilir
Kötüleyip yerme kardaş

 

Tek hakimdir ulu Kani
Bir yaratmış seni beni
Veren alır tatlı canı
Ötesini sorma Kardaş

 

Gönül bilmeyenler çoktur
Bilmeyende gönül yoktur
Bilmiş ol ki gönül haktır
Sakın ol ha kırma kardaş

 

Haktır canların yapısı
Kimsede yoktur tapusu
Son durak gönül kapısı
Kırdıyısan varma kardaş

 

Atasözlerimiz hiç kuşku yok ki “azla özü verebilen” kültür kaynaklarımızın başında geliyor. Buna paralel bir yaklaşımı, öğüt üstüne örülmüş türkülerimizde de görmek mümkün. Bu türkülerimizin satırları arasında atasözlerine eş öğüt cümleleri görebiliyoruz: Temkinli davranmayı öğütleyen “büyük lokma ye, büyük söyleme” ya da “yoklamadan geçme hiçbir dereyi / dibi görünmeyen gölden ırak ol”, ince ruhlu olmayı öğütleyen “anlayanla taş taşı, anlamayanla bal yeme”, saygıyı ve görev bilincini öğütleyen “anasını babasını dinlemeyen evlat / kocasını saymayan avrat / üzengi ile yürüyen at / kapında tutma, hiç durma sat”, ketumluğu öğütleyen “akil isen açma sırrını dostuna / dostunun dostu vardır / o da söyler dostuna” diyen ata sözlerimizi de ilginç olmaları bakımından burada zikretmek istiyorum.

Evet… Öğüt vere vere yazımızın da sonuna geliyoruz… Geliyoruz da günümüz insanı öğüt tutuyor mu, o biraz tartışılır. Dünyaya bakış açılarının tamamen değiştiği çağımızda ne yazık ki insanoğlu maddeye, menfaate yenik düştü. Erdemliliği öğütleyen ataların, aşıkların, ozanların sözleri bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor. Öğüdün yeterli ölçüde yararlı olamayışını; zamanenin öğüdü pek sevmediğine ve kuşaklar arası çatışmaya bağlayabiliriz. Ama gene de öğüdü verelim de türkülerle, günah bizden gitsin… Ve bu yazıyı şöyle bitirelim: Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

 

Bülbül güle kon dikene konma
Göğsün açıp hare inanma
Eski dost düşman olur sanma
Harı var pençeyi kanatır bülbül
Dünya baki değil fanidir bülbül

 

Mustafam ağzından gevherin saçar
Boyuna libaslar biçer
Geçer hubluğun eyyamı geçer
Geldi geçti ruz-i kasım bülbül ağlar
Dünya baki değil fanidir bülbül

 

 

Zaman sana uymaz boşa çalışma
Gel gardaş zamana uymasını bil
El aklıyla gezip boşa dolaşma
Gel gardaş zamana uymasını bil

 

Her yürüyen ileriye gidiyor
Bilmem okudun mu ilim ne diyor
Dedesini torunları yediyor
Gel gardaş zamana uymasını bil

 

Tatlı konuş dinlesinler sözünü
Gül ki gören seyretsinler yüzünü
Zaten hak biliyor senin özünü
Gel gardaş zamana uymasını bil

 

Cehalet şu bana neler eyledi
Boş yere bağladı boşa eyledi
Garip bu sözleri sana söyledi
Gel gardaş zamana uymasını bil

PAYLAŞ
İLGİLİ YAZILAR
Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…
Ağla Gözlerim…
Evine şivan düşe…

Yanıt Ver

*