İnsanoğlu, iç dünyasında sayamayacağımız kadar yoğun duygular taşır. Sayısız duygu ile beslenir, zengin bir duygu ortamında yaşar. Bu duygular arasında kuşkusuz; sevgi ile nefret, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış hep bir potada bulunur.

İşte bu birbiriyle çelişik duygular, insanın yaşadığı ortama, şartlara bağlı olarak, ruhsal duruma göre dışa vurulur. Sevdiklerine karşı gönlünün en güzel bahçelerini açan insanoğlu, onların üstüne bir anne baba titizliğiyle titrerken, iyilik duygularını, iyi dileklerini çoğu zaman bir dua biçiminde dışa yansıtır. Bir de bunun tersi vardır. Kötülere, kötülük yapanlara karşı da olumsuz duygularla yaklaşır, iletişimini istemeyerek de olsa çoğu kez bir ilenme ile yani beddua ile belirler.

Bedduaların çıkış noktası kuşkusuz insanoğlunun gördüğü haksızlık, kötülük ve zulüm. Birinin ekmeği ile oynanmışsa eğer, ekmeği elinden alınmışsa, onun hayatı ile oynanmışsa ya da büyük bir haksızlık edilmişse, ona, beddua ile karşılık verilir çoğu zaman türkülerimizde. Çünkü böyle bir durum karşısında çaresiz kalan, gücü yetmeyen halk, duyduğu nefreti, içinden kopup gelen, boğazlarında düğümlenen öfkesini, adına “kargış”, “ah”, beddua” ya da “ilenç” dediğimiz cümlelere döker. Kötülük yapanı cezalandırmaya gücü yetmediği zamanlar, onu Allah’a havale eder. “Allah’ından bul” der, “Allah nasıl bilirse öyle yapsın” der, “dilerim Allah’tan gün görüp sefa sürmeyesin” der.

Sabahtan kalktım ki ezan sesi var
Ezan da sesi değil burçak yası var
Bakın şu adamın kaç tarlası var

Kızlar ne zorumuş burçak yolması
Burçak tarlasında gelin olması
Eğdirme fesini kalkar giderim
Evini başına yıkar da giderim

Sabahtan kalktım da sütü pişirdim
Sütün köpüğünü yere taşırdım
Burçak tarlasında aklım şaşırdım

Elimi salladım deydi dikene
İntizar eyledim burçak ekene
İlahi kaynana ömrün tükene

Her şeye rağmen, yaşadığı tüm olumsuz şartlara, muhatap olduğu kötülüklere, zulme rağmen, Anadolu insanının o bitmek tükenmek bilmeyen insan sevgisiyle karşılaşırız beddualarda. Ben bunu böyle yorumluyorum. Bedduada bile bir insan sevgisi var. Neden? Haksızlığa, kötülüğe zor ile, silah ile, vurdu kırdı ile karşılık vermek, karşı koymak varken, eğer insanlar işi “Tanrı’nın yüce adaleti”ne bırakıyorlarsa, bunu insan sevgisine bağlamak lazım… Biraz da doğu kültürünü içine sindirmiş olan Anadolu halkının kaderciliğine, duygusallığına, çatışmacı karakterden azca nasiplenmişliğine, daha da ileri gidersek barışçıllığına bağlamak gerek.

Halk müziğimizde, baştan sona bedduaya yer veren türkü sayısı son derece az olmakla beraber, kargışlar, ahlar, ilençler birçok türkümüzün satırları arasında etkili ve özü pekiştiren, konuya anlam kazandıran bir yapıda karşımıza çıkar. Beddualar türkünün içinde konuşmayı renklendirir, süsler. Onların kısa kalıplar şeklinde bile olsa duyguları belirleyici, anlatımı güçlendirici bir tarafları vardır.

Halk edebiyatımızda dokunaklı, etkili, içli anlatımlarla süslenmiş, özene bezene yapılmış, imgesi kuvvetli, düşüncesi güçlü ve çağrışımları büyük bir buluş gibi başarılı beddualar da var. Bunlara birer küçük sanat eseri diyebiliriz. İşte bu anlamdaki sözcüklerle, cümlelerle örülmüş kargışlar, az da olsa halk müziği içindeki yerini almıştır.

Edebiliği açısından oldukça başarılı görülen birkaç tane kargış örneği vermek gerekirse: “Allah sana uyuz versin de tırnak vermesin”, “ekmeğini it, yakasını bit yesin”, “sırtından yük eksik olmasın”, “bayrağın dikili, esvabın kesili kalsın.”

Sebeb mezarında yosunlar bitsin
Yılanlar çıyanlar mekanın dutsun
Viran olsun yurdun baykuşlar ötsün
Kimsesiz ellerde kalasın sebep

Evin yıkılsın sebep
Belin bükülsün sebep
Dalında baykuş ötsün
Gülün dökülsün sebep

Yekin yekin kalkamaz ol yerinden
Ayrılasın sahibinden serinden
Ahirinde ben dutayım elinden
İki yüzün kara olasın sebep

Nere gitsem geldin girdin arama
Derman bulunmasın gizli yarana
Hep senin ucundan döndüm Kerem’e
Bana ettiğini bulasın sebep

Türkülerimizde ilenme, yani beddua, genellikle sevgi ile sevgili ile ilgili olarak karşımıza çıkar. Sevdiği ile arasına giren kötü kişilere, dikenlere, karaçalılara varıncaya kadar beddua edilir. “Beni yardan ayıran / Evine şivan düşe”, “Cennet yüzü görmesin / Aramızı bozanlar”, “Beni yardan ayıran Sürüm sürüm sürüne” gibi türküler en belirgin örnekler olsa gerek.

Halk müziğimizde yer alan beddua dolu sözler arasında “gözlerin kör olmasın”a yönelik temenniler ağırlıklı bir biçimde sezilir. Bazı anlatımlarda bu kargış bir sitem gibi verilirken, bazılarında da gerçekten içten gelen bir duygunun ifadesi olarak karşımıza çıkar. “Kırklar dağının düzü / Karanlık sardı bizi / Kör olasın zalım Suzan / Ziyaret çarptı bizi”, “Evden çıktı yürüdü / Dağı duman bürüdü / Kör olası Hayriye / Cahil ömrüm çürüdü” sözlerini içeren türkülerde olduğu gibi bedduaların bazılarında bir sitem unsuru görülür. Oysa “Pencerenin önü çardak / Bade içtik bardak bardak / Kör olasın Bekir Hoca / Koymadın ki murat alak” diyen türküler gibi daha onlarca türkümüzde, yaşanılan bir acının arkasından, sebep olanlara duyulan hınç, en etkili kargışlarla verilir.

 Arpa buğday daneler
Yıkılsın meyhaneler
Terzi elin kırılsın
Dar geliyor düğmeler

Arpa buğday ceç olur
Güzeller güleç olur
Meyil verme güzele
Ayrılması güç olur

İlenmeler hep rakiplere yönelmez. Zaman zaman, vefasız olarak nitelenen, kendisini seveni bırakıp giden sevgiliye de beddua edilir türkülerimizde. Böyle türkülerimizde ozanın ya da aşığın; sevgilisine olan aşkını ne denli yüceltmişse geçmişte, nefretini de o denli ölçüsüzce ortaya koyuşunu görürüz. Hele bir de vefasızlığa uğramışsa, nefreti katmerleşir, adeta bir yanardağ olur püskürür.

Kuşkusuz, ozanın sevgilisine bu denli hoşgörüsüz davranmasının ardında yine ağır basan sevgisi yatar. Hani bir söz vardır, bu yorumumuzu özetleyen: “Tabak, sevdiği deriyi yerden yere vurur.” Sevgiliye karşı duyulan nefret, bir anlamda sevgi sayılmalı. Ozan sevdiğine kızsa da, öfkelense de, beddua da etse; kalbinin o en derin köşesinden gelen seste, hep sevgilisi vardır. Bakın Karacaoğlan bu anlamda ne diyor: “Ela gözlü benli dilber / Sen d’olasın benim gibi / Zülfün sökük, boynun bükük / Sen d’olasın benim gibi…”

Ancak sevgilinin vefasızlığını gören aşık daha bir sertleşerek kargış veriyor: “Merdivanım kırk ayak / Kırkına vurdum dayak / Benden başka seversen / Kalkmaz döşeklere yat”, “Vardım yarin bahçasına çevrilir şişte kebap / Dolandım yüzüne baktım sanki doğmuş mahitap / Benden gayrı yar seversen seni çarpsın dört kitap / Dağlar taşlar dayanamaz ah ü zarıma benim / Gider isen selam söyle nazlı yarıma benim”, “Kayseri mektebine oldum candarma / Nazlı yarim el sözüne aldanma / Benden başka yar seversen gönenme / Nafilesin sevdiğim konuşmam gayrı / Ellerinen olmuşsun barışmam gayrı”, “Elvan çiçekleri takma başına / Kudret kalemini çekme kaşına / Beni ağlatırsan doyma yaşına / Ağla göz yaşını sil melül melül…”

Ela gözlüm ben bu elden gidersem
Zülfü perişanım kal melûl melûl
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla gözyaşını sil melûl melûl


Elvan çiçekleri takma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni ağlatırsan doyma yaşına
Ağla gözyaşını sil melûl melûl

Karacaoğlan der ki ölüp gidince
Ben de güzel sevdim kendi halimce
Varıp gurbet ele vasıl olunca
Dostlardan haberim al melûl melûl

Beddualar arasında ilenç anlatımı taşıyan fiillerin, olumsuz biçime sokularak, bedduanın bir şekilde şakaya getirilerek hafifletildiği de görülür zaman zaman. Mesela “gebermeyesice” sözü “geberesice”nin hafifletilmiş şeklidir. Anadolu’da analar çocuklarını bu tür sözlerle azarlarlar: “Gözü kör olmayasıca”, “”boyu devrilmeyesice” gibi…

Kargışların bir de yarı şaka bir anlatım taşıyan çeşitleri vardır. Örneğin, “ekmek tavşan olsun, sen tazı olasın da peşinden yetemeyesin”, “cehennem tıkacı olasın”, “gözümden ırak olsun, cehenneme direk olsun”, “et yüzü görme kemik sıyır” gibi… Öte yandan tam anlamıyla beddua olmamakla birlikte, yarı şaka yarı ciddi serzenişlerimizde kullandığımız hafif ahlarımız da var: “Dilini eşek arısı soksun”, “yüzünü şeytan görsün” ya da “Allah müstehakını versin” gibi…

Sıra sıra kazanlar
Kara yazı yazanlar
Cennet yüzü görmesin
Aramızı bozanlar

A benim nazlı yârim
Çorbası tuzlu yârim

Git daldan kiraz deşir
Dibinde kahve pişir
Her kahveyi içtikçe
Beni aklına düşür

Elma attım alıca
Bir kuş vurdum delice
Ben bir yeni yâr sevdim
Gözleri sürmelice

Anadolu halkı “kimsenin ah’ı kimsede kalmaz” der. Ya da “ah yerde kalmaz.” O öylesine saf, öylesine temiz kalplidir ki çoğu kez “Allah’tan bul” diyerek adaleti Allah’a havale eder, kötülük yapanın kötülük bulacağına inanarak elini kana, kalbini gama bulamaz. Böyle bir inanç oldukça yaygındır Anadolu’da. Anadolu’da ilençlerin, olumsuz yönden, aynı derecede büyülü gücüne de inanılır.

Halkımız arasında, beddualarının çok etkili olduğuna inanılan kimseler de vardır. Öksüzlerin, çaresiz, yoksul kimselerin beddualarının çok etkili olduğuna inanılır, onlarda bu anlamda üstün bir güç olduğu kabul edilir. Ancak anaların çocuklarına ilenmeleri, içten gelmeyen, kuru sözler olarak değerlendirilir. Ananın, ne kadar kötülüğünü görse de, evladına kıyamayacağı, ona bir felaketin gelmesini yürekten istemeyeceği düşünülür. Bu düşüncemizi pekiştiren bir de atasözümüz var: “Ananın ilenci candan değildir.”

Her şey bir yana, yerli yersiz, haklı haksız ilenmenin, beddua etmenin, küfretmenin iyi görülmediği de bir gerçek Anadolu’da. 16. yüzyılın “Atalarsözü” kitabı bakın bunun için ne söylüyor: “Sık sık öfkeli söz söyleyen kişi, nefsine hay demez ise, az vakitte kafir olur.”

Allah cümlemizi nefsine hakim kullarından eylesin. Amin…

Menim toyuğum ağıdı
Derisi dolu yağıdı
Dünen bu vade sağıdı

Sen yanasan toyuk çalan
Ay oklanasan toyuk tutan
Nice ki men yanıram
Sen yanasan toyuk aparan

Menim toyuğum çil çil idi
Ganatları tel tel idi
Toyuk değil bir fil idi

 

Zübeyde hala çıktı dama
Baktı sağa baktı sola
Toyuğu tutup attı dama

 

 

PAYLAŞ
İLGİLİ YAZILAR
Ben güzele güzel demem…
Dağ başını duman almış…
Kulağına küpe olsun…

Yanıt Ver

*