Dağlara septim ekin
Giderdim elimdekin
Bir gavur bir Müslüman
Olmasın benim tekim

Dağlar dağlar yâr yaman dağlar
Bülbül gül için ağlar

Dağlar başın alaydım
Çağıraydım çalaydım

Yârim burdan geçende
Kol boynuna salaydım

Dağlar dağlar yâr yaman dağlar
Bülbül gül için ağlar
 

Kuzular meler gelir
Dağları deler gelir
Bir can bir canı sevse
Geceyi böler gelir

Dağlar dağlar yâr yaman dağlar
Bülbül gül için ağlar

Tarih boyunca insan düşüncesinde sürekli olarak yer tutan kavramların başında dağ geliyor. İlkel insan için bir giz olmuştur dağ… Ve gizine erişilemeyen her varlık gibi kutsal sayılmıştır. Dağdan korkulur ama saygı da duyulur. Belki de bu sebepten, eskiler, mitolojilerin kahramanları,  dağları tanrıların mekanı olarak görürler.

Dağ kavramı ilkçağ toplumlarının inanç sistemleri içinde çok geniş bir yer tutar. Basit bir örnek: Eski Yunan inanışlarına göre tanrılar Olimpos Dağı’nda otururlardı…

Dağ kavramı Türklerin İslamiyet’ten önceki inançlarında da etkili olmuştur. Ergenekon Destanı’nı bilmeyenimiz yoktur. Buna göre Türkler, demirden bir dağı eriterek kendilerine bir çıkış yolu bulmuşlardır. Ve Türklerin efsane ataları Oğuz Han’ın altı oğlundan birinin adı da Dağ Han’dır.

Efsanelerine, destanlarına dağların dağlarca girdiği bir ülkede, türkülerine konu olmaz mı dağ? Elbette olur… Hele dört bir yanı dağlarla çevriliyse Anadolu’nun, hele bu dağların her biri birbirinden yüce, birbirinden alımlı, birbirinden çalımlıysa; kuşlarına, ağaçlarına baktıkça insanın gönlü denizler misali enginleşiyor, zenginleşiyor, duygu seli devleşiyorsa, elbette dağlar üzerine yüzlerce türküler söylenir bu ülkede.

Bu anlam içinde; kimi zaman Ağrı dağından uçulur, kimi zaman Kozan dağına çıkılır karı dizleyi dizleyi… Ya yare ulaşmak için delik delik edilir dağ ya da bir teselli aramak için Yıldız dağına gidilir.

Üstüne türkü yakılmış hangi birini söylemeli bilmem; Süphan dağını mı, yoksa kara ile denizi bir duvar gibi birbirinden ayıran Torosları mı, Erciyes’i mi, Binboğaları mı, Nemrut’u mu, yoksa Ilgaz’ı mı? Anadolu bu, dağları saymakla bitmez…

Başı pare pare dumanlı dağlar

Duman eylenir mi kar olmayınca 

Bana diyorlar ki sen gönül eyle 

Gönül eylenir mi yâr olmayınca

Ben bu yaylalara yayla mı derim

Başı bölük bölük kar olmayınca

Ben bu güzellere güzel mi derim

Aslı Türkmen kendi bey olmayınca

Ağrı dağından uçtum 

Çayır çimene düşdüm

Ne belalı başım var

Vefasız yâre düşdüm

Kışlanın önü pınar

Hep kuşlar ona konar

Bugün yâri görmedim

Yüreğim ona yanar

Dağda hayladım kurdu

Atım terledi durdu

Karşıdan gelen dilber

Beni yürekten vurdu 

 

Anadolu insanı ne yana baksa bir dağ görür karşısında ve onu masalına, öyküsüne, türküsüne, şiirine, atasözüne yansıtır bir bir… Ve bu yansımaların içinde dağ; çoğu zaman gurbet demektir, ayrılık demektir, özlem demektir. Çünkü gurbetin acısını en iyi karlı dağları aşan bilir, sevenlerin yollarını hep o keser, o ayırır, özleme neden olur.

Türkülerimizin birçoğunda sıla ile gurbet arasındaki mesafeyi hep dağlar belirler. Kimi zaman gurbetle sıla çok yakındır birbirine, hemen şu dağın ardındadır. Kimi zaman çok uzaktır. Dünyanın bir ucunda, aralarında sıra dağlar vardır.

Başı duman pare pare 

Yol ver dağlar yol ver bana

Gönlüm gitmek ister yare

Yol ver dağlar yol ver bana

Ömrümün uzun yolu

Geçip gitsem yare doğru

Gözlerim yaş dolu dolu

Yol ver dağlar yol ver bana

Aşık olmak benim karım

Çok aradım nazlı yarim

Dudu dillim sitemkarım

Yol ver dağlar yol ver bana

Karlı dağından esmedim

Ben o yare hiç küsmedim

Daha umudum kesmedim

Yol ver dağlar yol ver bana

Dağlar siz ne dağlarsız 

Kardan kemer bağlarsız

Gül sizde bülbül sizde

Siz ne derde ağlarsız

Bu dağlar eze dağlar

Yâr gele geze dağlar

Suları şarap olmuş

Çiçeği meze dağlar 

Dağlar türkülerimize çoğu kez bir tablo gibi girmiştir. Ne zaman bahardan bahsetsek, yazdan söz etsek, dağların güzelliği, renk renk çiçekleri, yeşil yamaçları, karlı dorukları, cıvıl cıvıl öten kuşları dillerden dökülür.

Buna rağmen aşık, dağlara karşı öfke de duyar, sevgi de… Sitem eder, yerer. Aşığın o anki ruhsal durumuna bağlıdır bu tutum. Gerçek şudur ki ozan, çoğu kez dağları insanla bir tutar ve söyleşir onunla. Derdine ortak bilir, sırrını açar, sırrını paylaşır. Ona göre dağ sanki dile gelecektir, kendisiyle konuşacak, sorularını yanıtlayacaktır.

Dağlar… Sıra sıra yükselip yol kesen dağlar. Göğsü yeşilli dağlar… Gökyüzüne baş kaldıran doruklar. Köroğlu’nun sırtını dayayıp, beye, paşaya kafa tuttuğu dağlar… 

Dağın birçok özelliğinin yanı sıra bir de böyle bir tarafı var. Hangi nedenlerle olursa olsun düzene, yönetime başkaldıranların kalesidir dağ. Dağı iyi tanıyan, girdisini, çıktısını, geçitlerini, mağaralarını iyi bilen, iyi tanıyan biri, çıktı mı dağa bir kez, kolay kolay ele geçmez olur. Bu kişi ister eşkıya, ister halkın kahraman tanıdığı Köroğlu olsun, sırtını bir kez dağlara verdi mi ne beyden korkusu olur, ne paşadan. Dağların kahramanı Köroğlu bu duyguda yalnız değildir. Torosların Dadaloğlu’su devletin iskan fermanına “ferman padişahın dağlar bizimdir” dememiş miydi? 

Dağların aşılmaz ve geçilmez oluşu; masallarda, öykülerde, şiirlerde, türkülerde kaldı artık. Çağımızda dağlar uçaklarla üzerinden aşılıyor, tüneller kazılıp altından geçiliyor… Dağlar artık başka imgelere bürünüp yer alacak çağımız insanının bilincinde.

PAYLAŞ
İLGİLİ YAZILAR
Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…
Türkü Antropolojisi
Kara Gözler…

Yanıt Ver

*