Anadolu insanının yüreğinden kopup gelen, son derece anlamlı, samimi söyleyişlerle süslenmiş, onun engin insan sevgisiyle yoğrulmuş duygularını belirler ağıtlar. Ve bu ağıtlar dinlenirken; yüreklerimiz burkulur, göz pınarlarımızdan iki damla yaş süzülür ama bu duygu seli çoğu zaman bizi ferahlatır, içimizin boşalmasına sebep olur. Zaten ağıtlarımızın yakılış sebebi de bu değil mi: İçimizi dökmek, rahatlamak… Hangi birimizin ağlamaya ihtiyacı yok ki? Ağlamanın da insana verdiği bir haz, bir coşku var kuşkusuz.

Anadolu insanının duygularına asla gem vurulamaz. Onun öyle yaratıcı bir gönlü, öyle yüce bir zevki, öyle engin sevgisi, öyle yufka yüreği var ki… Hemen her olaya bir ağıt yakmıştır. Kızılırmak’ta bir gelin boğulmuştur ağıt yakar, Erzincan’da deprem olmuş, sel basmış, çığ düşmüş, ağıt yakar. Fransızlar Urfa’yı işgal etmiştir, Şahin Bey şehit olmuştur ağıt yakar. Biri ince hastalıktan ölmüştür, ötekini biri vurmuştur ağıt yakar. Birçok acıklı olay, özellikle sonu ölümle biten ve anılarda gerek toplumun tüm katmanlarında, gerekse sadece o yörede derin izler bırakan olaylar hep birer ağıtla bugüne kadar ulaşabilmiştir.

Halk şiirimizde, türkülerimizde ölüme karşı nadir de olsa bir haykırış, bir başkaldırı vardır. Ancak ölüm karşısında genellikle boyunlar büküktür. Kadere sığınılır. Çünkü ölüm hayatın değişmez gerçeğidir.  Bunun karşısında yüreği dolup taşan Anadolu insanı, ağıtlarla dile gelir. Ve bu ağıtlarda gerçekten de toplumun hüngür hüngür ağladığını sezeriz.

Ağıtlar genellikle, ölenin ardından düzenlenen törenlerde ortaya çıkar. Ve bunlar çoğu zaman bir kadının ağzından dökülür. Ya ölenin kız kardeşidir ağıt yakan, ya anası, ya da başka yakın akrabaları, dostları, komşularıdır. Gerçi ağıtçılığı meslek edinmiş, emeklerini para ya da başka hediyelerle ödeten kadınlar da vardır geleneklerimiz arasında ancak, ağıt sözlerinin büyük bir çoğunluğu orada bulunsun ya da bulunmasın, aile üyelerinin ve yakın akrabalarının ağızlarındandır.

Ağıtlarımızda ölünün vücutça ve huyca övülecek yönleri yansıtılır bizlere: Güzelliği, yürekliliği, cömertliği, boyu posu… Eğer hayatında gün görmemiş bir kişiyse ölen; çile çekmişliği yansıtılır. Varlıklı biri ise; malı, mülkü, davarı, tarlası, etrafındakilere yaptığı iyilikleri anlatılır ağıtlarında. Ünlü eşkıyaya yakılmış ağıtlar, onların kabadayılıkları, hükümet kuvvetlerine meydan okumaları üzerinde durur.

Ağıt yakma geleneğinin canlı kaldığı yerlerde, yakılmış olan ağıtlar genellikle şaşırtıcı bir gerçeklik gösterir. Ağıtlar; şatafattan uzak, yalın ama yoğun bir söyleyişle, özentisiz, yapmacık kaygısından sıyrılmış bir şekilde köy ve kasaba yaşantısının günlük olaylarından haber verir. Aile içi geçimsizlikler, çekişmeler, yarım kalmış düğün hazırlıkları, yüzüstü kalmış harman, ödenecek borçlar, yetim kalmış yavrular vs…

Anadolu ağıtlarında, kişinin hangi şartlar içinde öldüğü üzerinde de çok durulur. Sık sık anılmasında fayda görülen, yerel ya da ulusal, toplumu derinden yaralayan bir yönü bulunan ölümler, kuşkusuz en uzun ömürlü ve en etkili metinlerin yaratılmasını sağlamışlardır.

Ağıtlara konu olan ölümler arasında; kaza kurşunu ile ya da bir düşman eliyle gelmiş sırasız, vadesiz ölümler ilk sırayı alır: Cinayete kurban gidenlerin, bir kavga sonunda can verenlerin ölümleri… Eşkıyaya ya da başkaldırmışlara yakılan ağıtlarda; jandarmaların takibi, pusular, çarpışmaların çeşitli yönleri, asılma sahneleri canlandırılır. Evlenmelerinden az bir süre sonra ölen genç evlilere, düğünlerini görememiş nişanlılara, asker ocağında ya da gurbette can verenlere yakılan ağıtlar da genel ağıt konuları arasında önemli bir yer tutar.

Çilekeş Anadolu insanının ağıtları tükenmez. Ondaki deryalar misali duygusallık bitmediği sürece hemen her türküde bir satırcık bile olsa ağıtı yaşarız hep. Ağıt deyimiyle nitelendirdiğimiz halk edebiyatımızın, halk kültürümüzün sözlü yaratmaları, oldukça çeşitli. Aralarında söyleyişleriyle bir özgünlük gösterenler olduğu gibi, her yörenin gelenekleri çerçevesinde oluşan ağıt örneklerine daha çok rastlıyoruz.

Anadolu insanının akla gelebilecek bütün çaresizliklerinin, dertlerinin, sayısız çeşitlemeler halinde sayılıp dökülmesi;  ağıt türüne, insanı şaşırtan bir konu zenginliği sağlar. Öte yandan ağıtların sözleri; tek kişili, iki kişili ya da çok kişili bir konuşmayı gözler önüne serer. Ağıt metinlerinde sözler, bir bakarsınız ölünün kendi ağzından, bir bakarsınız anasının, bacısının, bir bakarsınız geride bıraktığı eşinin, çocuklarının ağzından ya da yakınlarının ağzından dökülür.

Ağıt; ölünün yakın uzak geçmişini, çoğu kez geçmişi bu güne getirerek, ölüyü de konuşmalara katarak anlatır demiştik. Anadolu’nun bazı yörelerinde ölünün eşyalarını sergilemek, etraftakilere göstermek, malından mülkünden, atlarından, silahlarından söz etmek gibi ayrıntılar da yer alıyor ağıt töreninde. Hele törene katılanların koro halinde sözlere, seslenişlere, ağlamalara katılmalarıyla ağıt, aynı zamanda, bir anlatı ve dramlaştırmalı bir gösteri niteliğini kazanıyor.

Halk müziği repertuarlarımızda birbirinden güzel ağıt örneklerine hem de sıkça rastlıyoruz. Ancak, doğuşu tamamen ağıt olan ve zamanla tavrı, vurgusu değişerek, adeta oyun havasına bürünen türkülerimiz de var. Bunlar bir zaman sonra ağıtlığı unutulmuş, kimi sıradan bir türkü, aşık sazına koşulan bir koşma, kimi de anaların dilinde birer ninni olmuş gitmiş. Örneğin bir Afşar ağıtı olan Kozanoğlu türküsüne bugün kalkıp hepimiz kaşık çalıyor, oynuyoruz.

Ağıtların söyleyiş biçimi, bir “zaman dışı” anlatımı gündeme getirir. Öyle ki, geçmiş ve bugün Anadolu ağıtlarında birbirinin içine girmiştir. Bu belki de, yaşayanların; ölüyü, hep kendi aralarında gibi düşünmelerinden kaynaklanıyor olabilir. O, henüz toplumdan tamamıyla kopup ayrılmamıştır.

Ölünün ardından söylenen öyle ağıtlar var ki, konusuyla paralel, dokunaklı, etkili, içli, acıklı ve bir o kadar da halk şiiri geleneğinin biçim ve söyleyiş kurallarına da uygun. Ve bu ağıtlar, belirli bir ağıt törenini, o törenin toplum çevresini aşıp yaygınlaşmış, bazıları ölünün adını da beraberinde taşıyarak çağlar ötesinden günümüze ulaşmıştır.

Kuşkusuz ağıtların çıkış noktası, bir başka deyişle odağı ölüm… Ancak, öyle ağıtlarımız da var ki, ölümle eş tutulacak olaylar neticesinde yaratılmış, o duyguları yaşayanlar tarafından dile getirilmiş. Mesela, henüz çocuk yaşta birine eş olarak verilen gelinin, beklentilerine cevap alamadığı hayatı üzerine yakılan “ceviz oynamaya de gelmiş odama” türküsü, ya da daha elinin kınası bile kurumamış bir gelinin, gelinliğini yaşayamadan burçak tarlasında köleler gibi çalıştırılmasını konu alan “burçak tarlası” türküsü gibi…

Aşıkların, ünlü kişilerin ölümleri üzerine yakınarak yazdıkları şiirler de var ağıtlar arasında. Bunların bazıları türkü, kimi de destan diye adlanıyor ama, hepsi aslında ağıt geleneğinin aşık edebiyatındaki ürünleridir, yaratmalarıdır. Mesela 4. Murat’ın Bağdat’ı kuşatması sırasında vurulan Genç Osman üzerine Kayıkçı Kul Mustafa’nın türküsü, Sultan Aziz’in ölümü üzerine zamanın halk ozanı Şemsi’nin düzenlediği ve basılıp yayınlanan uzun destan, Aşık Veysel’in Atatürk için söylediği ağıt…

Anadolu ağıtları arasında, ardından ağıt yakılan adının belli olmadığı, dizelerde konuşulanların zikredilmediği örnekler de var kuşkusuz. Yemen, Sarıkamış, Çanakkale türküleri bu türden ağıtların başında geliyor. Özellikle Yemen için yakılmış türkülerin destansı bir tarafı vardır. Çünkü Yemen; çok eski bir devirde milletin başından geçen, tüm ulusu derinden yaralayan, sarsan, unutulmayan ve sıkça dile getirilen büyük bir olay. Ve bu olay yine uzun yıllar tartışılarak, anılarak devamlı olarak beslenmiş. Sonra bu çekirdek çığ gibi büyüyüp destansı varlığını tamamlayarak, sözlü olarak bir bütün halinde terennüm edilmeye başlanmış. Sonunda da bu milli olay destansı hava içinde iken sözlü malzemesi yazıya geçirilmiş, tespit edilmiş. Bu bakımdan Yemen türküleri gerçek anlamdaki destanların oluşma evrelerini sırasıyla yaşamış oluyor ki, bugün Yemen türkülerine birer “destandır” dersek abartmış olmayız.

Yemen türküleri veya bu anlamdaki türküler aslında, uzaklarda can vermiş bir yakınının ölümüne yanan bir tek kişinin –ki bu ana olabilir, bir bacı olabilir ya da bir eş- sözleridir. Veya ölenin ağzından, kader arkadaşlarından birinin yakınışıdır. Ama bir zaman sonra, bu bir tek “Mehmet” için yakılan türkü, ağıt, “Mehmetçiklerin” ağıtı, türküsü, bütün bir çağın birbiri ardından gelen kuşakların; aynı kaderi, aynı alın yazısını paylaşanların bir ağızdan konuşmaları oluverir. “Anov Yemen’dir, gülü çimendir / Giden gelmiyor, acep nedendir” diyen ve karşılığı beklenen bir soru olur kimi zaman. Kimi zaman da “Mehrali’yi sokaklarda tuttular / Ağamı da bir kurşuna sattılar / Mehrali’yi Yemen’e de attılar” dizelerinde olduğu gibi sadece engin acıları dile getiren yalın çizgiler…

PAYLAŞ
İLGİLİ YAZILAR
Türkü Antropolojisi
Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…
Dağ başını duman almış…

Yanıt Ver

*