Haber İhsan Öztürk

ANKARA’DAKİ MÜZİKLİ EĞLENCE YERLERİNİN DÜNÜ VE MÜZİK TÜRLERİNDEKİ DEĞİŞİM-2

İÇKİLİ VE İÇKİSİZ AİLE  GAZİNOLARINDA MÜZİK


Bu eğlence yerlerinde hafta boyunca her akşam (suare), Çarşamba günleri gündüzleri hanımlara (matine), Pazar günleri gündüzleri umuma (matine) programlar yapılmaktaydı. Programa hanendelerin yönettiği fasılla başlanır, (o gün okunacak eserlerin makamında) klasik sazların icra ettikleri (genellikle 2 hane) peşrevle kulaklar icra edilecek makama alıştırılırdı. Hanendeler sazların ortasında ellerinde tefle yer alır, hiç ara vermeden aynı makamdaki eserleri peş peşe okurlardı. Bu bölümde sunulan repertuar genellikle zor icra edilen ve fazla duyulmamış klasik eserlerden oluşurdu.

Fasıl programının özel dinleyicileri olurdu. Bu dinleyiciler hanendenin okuduğu eserlere sesleriyle eşlik edecek kadar müziğe aşina olup, çok erkenden gazinoya gelen ve sayıları çok fazla olmayan belli kişilerdi. 

Daha sonra fazla meşhur olmayan, sahne jargonunda“uvertür” denilen klasik Türk Müziği solisti sahneyi alır, kısa bir süre (yaklaşık 15 – 20 dakika) program yapardı. Peşinden yine fazla meşhur olmayan bir Halk Müziği sanatçısı, yine kısa bir program yapmak üzere sahne alırdı. Sahne müdürü sahneye çıkış-iniş süresini titizlikle takip eder, sürelerini aşanları sert bir şekilde uyarırdı. Hatta bu solistlerin uyması gereken bir kural daha vardı. Gazinonun assolistinin ve solist altı olarak çalışan Halk Müziği sanatçısının repertuarındaki eserleri okuyamazlardı. Bu eserler listelenerek kuliste herkesin rahat görebileceği bir yere asılır, altına müdürün imzası ve kaşesi ile (kimsenin okumaması için) uyarı notu eklenirdi. Zaten assolistler genellikle erken gelerek kuliste kimin ne okuduğunu, ne kadar alkış aldığını, kaç dakika sahnede kaldığını izler; sağa sola (görevlilere) emirler yağdırarak gövde gösterisi yaparlardı. Uvertürlerin peşinden halkın biraz daha fazla tanıdığı bir veya iki solist sahne alır; arkasından “renk program” denilen bölümde kanto, taklit, akrobasi, illüzyon veya oryantal yapan bir sanatçı kısa süreli bir gösteri sunardı. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu bölümde, (o yıllardaki adıyla) Aranjman söyleyen Türk pop müziği sanatçıları da yer bulmaya başladılar.Geriye programın ağır topları olarak bir Halk Müziği, bir de Klasik Türk Müziği sanatçısı kalırdı. Önce Halk müziği sanatçısı sahne alır, (dönemin sevilen eserlerinden oluşan) önce ağır ritimli, sonra hareketli türkülerle seyirciyi iyice coştururdu. 

Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün, Yıldız Tezcan, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Yıldıray Çınar,  Aliye Akkılıç, Saniye Can, Necla Erol, Nuray akın, Nurettin Dadaloğlu, Selahattin Erorhan, Muazzez Türüng, Osman Türen, Nurten İnnap, Fatma Türkan Yamacı o yılların en çok aranan, rağbet gören solist altı THM Sanatçılarıydı. (İleriki yıllarda bu isimlere Bedia Akartürk, İzzet Altınmeşe, Atakan Çelik, Recep Kaymak, Şakir Öner Günhan, Selahattin Alpay, İbrahim Tatlıses, Belkıs Akkale, Burhan Çaçan, Hülya Süer gibi sanatçılar da eklenmiştir. 

Burada, o yılların Halk Müziği sanatçılarından Neşet Ertaş ve Âşık Mahzuni’yi farklı değerlendirmekte fayda var… Bu iki sanatçımız çalıp söyleyerek ve çoğunlukla final solisti olarak, o dönemin en çok ilgi gören sanatçıları olarak adlarını Ankara gazinolarının neonlarına yazdırmışlardır.

Halk müziği sanatçısıyla assolistin arasındaki sürede genellikle ikili komedyenler (Bal Arıları, Afacanlar, Uğur Böcekleri, Şen Bahriyeliler v.b.) sahne alır, seyirciyi parodilerle güldürerek rahatlatır, sahneyi assoliste hazırlarlardı. Bu arada sahnenin dekoru, ışıklandırması değişir, saz heyeti (sayıları daha da artarak ve özel giysilerle) yerlerini alır, assolist anons edilerek sahneye davet edilirdi. (Bazı assolistler giriş sazından sonra ilk şarkılarını sahne arkasından okuyarak çıkarlardı). Assolistler için bir zaman sınırlaması olmaz, seyircinin ilgisine göre en az 1 saat sahnede kalırlar, programını bitirdikten sonra da seyircinin tempolu isteğinden (bis) sonra birkaç eser daha sunup programı bitirirlerdi. Solistlerin dalı (branş) ne olursa olsun, işlerini çok ciddiye alarak yaparlardı. Program başlamadan 1-2 gün önce sanatçılar sahnede sazlarla repertuar, teknik ekiple (tonmaister, ışıkçı v.b.) ses ve ışık ayarlarının provasını yaparlardı. Saz sanatçılarının şefleri (maestro), teknik ekip, sahne müdürü, sahne görevlileri notlarını alırlar, görevlerini aksatmadan yapabilmenin uğraşını verirlerdi.

O yılların büyük gazinolarının assolistleri olarak Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Mediha Demirkıran, Nigar Uluerer, Sevim Çağlayan, Sevim Tanürek, Sevim Tuna, Gönül Akkor, Yıldırım Gürses, Gönül Yazar, İsmet Nedim, Neşe Karaböcek gibi isimleri sayabiliriz.

(Sonraki yıllarda bu isimlere Emel Sayın, Bülent Ersoy, Seçil Heper, Muazzez Abacı, Nükhet Duru, Yüksel Uzel, Hülya Sözer, Muazzez Ersoy, Nalân Altınörs gibi solistler eklenmiştir).

Daha küçük gazinolarda ise Adnan Şenses, Adnan Pekak, Mustafa Sağyaşar, Ziya Taşkent, Güneri Tecer, Müzeyyen Yıldızdoğan, Kutlu Payaslı, Neşe Can, Sevim Şengül vb. neonlara adlarını assolist olarak yazdırmışlardır. 

Müzikli eğlence yerlerinde 1960’lı yılların başlarında iki türlü müzik icra edilirdi:   Klâsik Türk Müziği (Sanat Müziği), Türk halk Müziği. 

1960’lı yılların ortalarına doğru Hint filmleriyle gündeme gelen Hint Müziği, önce plâk sektörünü, ardından gazinoları etkiledi. Hintçe şarkılara Türkçe sözler yazarak icra etme dönemi başladı.. Bu akımın en ünlüsü ise Adnan Varveren oldu. İstanbul’da sahne ve plâklarda bağlama çalarak solistlere eşlik eden Adnan Varveren’in 45’lik plakları, o yılların (1964-1967) en çok satılan plâkları oldu. Sanatçının “Avare”, Aşığım Ben Selma’ya”, “Gönül Kuşu” gibi adaptasyon eserleri sahne dünyasında en çok seslendirilen eserler oldu…

Ve Adnan Varveren 1965 yılında Ankara Luna Park aile Gazinosu gibi önemli bir müzikholde büyük reklamlarla, kadronun lokomotifi olarak programa başladı. Bir aya yakın bir süre gazinoyu (özellikle matinelerde) tıklım tıklım doldurdu.  Doğal olarak bu müzik türü Ankara sahnelerinde çalışan sanatçıları (özellikle türkü söyleyenleri) etkiledi. Her solistin repertuarına bu eserlerden en az 2-3 tanesini almasının yanı sıra, repertuarının tümünü Adnan Varveren eserlerinden oluşturan solistler ve gruplar oldu.

Yine aynı yıllarda müzikteki arayış, adına (yanlış bir şekilde) arabesk denilen bir müzik türünü gündeme getirdi. Bu türdeki eserlerin içinde Orhan Gencebay’ın bestesi “Deryada Bir Salım Yok”, “Çalı Kuşu”, Yılmaz İpek’in bestesi “Aşk ne Güzel Şeydir”, Rüştü Demirci’nin “Ne Olursun Güzelim Sevsen Beni” v.b. özgün besteler olduğu gibi; Arap müziklerinin üstüne Türkçe söz uyarlanarak plâklara okunan eserler de vardı. (Suat Sayın’ın düzenlediği “Zennube”, Sait Ergenç’in sözlerini yazdığı “Ben İnsan değil miyim?” gibi eserler bu dönemin ürünleridir). 

Bu akım, belli bir süre sonra “Arabesk” adıyla, bir müzik türü olarak kabul gördü ve literatüre girdi. Müzik dergilerinin plâk listelerinde tür olarak yerlerini aldıkları gibi, bu eserleri okuyan sanatçılar da “Arabeskçi” sıfatıyla anılır oldular. Oysa bu alanda eserleri en çok ses getiren Orhan Gencebay, bestelerini “serbest çalışma” olarak niteliyor, “Arabesk” sözcüğünü kullanmıyordu. Gencebay’ın eserleri müzik dünyasında öylesine yankı buldu ki, tüm sanatçılar (hangi dalda olursa olsun) repertuarlarına O’nun eserlerinden almak zorunda kaldılar. 

Beste yapmayan, ama bu tür müziği iyi yorumlayan sanatçılar da giderek çoğalmaya başladı. Müslüm Gürses, Selami Şahin (önce yorumcu, sonra besteci-yorumcu), Hayri Şahin, Gönül akkor, Esengül, Mine Koşan, Biricik, Gülden Karaböcek (besteci-yorumcu) gibi isimler büyük dinleyici kitleleri oluşturdular, hayranlarının gönlünde taht kurdular.  1970’li yılların ortalarına doğru da Ferdi Tayfur besteleri ve plâkları ile bu türün dinleyicilerini olağanüstü bir şekilde etkilemeye başladı. Aynı dönemde Hakkı Bulut (besteci-yorumcu) azımsanmayacak bir dinleyici kitlesi oluşturdu. Bu kervana sonradan katılan İbrahim Tatlıses, sesinin güzelliğiyle ve yorumuyla bir bakıma yeni bir çığır açtı, “kan kaybetmeye başladı” dediğimiz müzik türüne taze kan oldu. Bu müzik türünde 1980’li yılların başından itibaren İbrahim Tatlıses’in bayrağı taşıdığını söyleyebiliriz. 

Müzik dünyasındaki bu gelişmelere paralel olarak Ankara’nın müzisyenleri ve dinleyicileri de, adına “Arabesk” denilen müzik akımına kapılmak durumunda/zorunda kaldılar. Doğal olarak Ankara’nın önemli gazinocuları da bu müzik türünün temsilcilerine sahnelerini teslim ettiler.

Müzikte arayış hız kesmeden sürüyordu… 

1980’li yılların ortalarına doğru çocuk şarkıcılar (Küçük Emrah, Mahsun Kırmızıgül, Küçük Ceylan vs.), ud çalarak şarkı söyleyen (Coşkun Sabah, Necdet Tokatlıoğlu, Ünal Narçın vb.) ve org çalarak şarkı söyleyen “piyanist şantör” adı alan (Ferdi Özbeğen, Ümit Besen, Nejat Alp, Cengiz Kurtoğlu vs.) solistlerle birlikte “taverna” dönemi başlayacaktı…  

PAYLAŞ
İLGİLİ YAZILAR
Sabahat Akkiraz ve dostları
göktürk sarvazlar
Türkü Life web radyo test yayınlarına başladı
Türkü Life web radyo test yayınlarına başladı

Yanıt Ver

*